Paris Gezi Yazısı-Ömer Türkay ÇETİN


 

Hayat bir kitaptır ve gezip görmeyenler hep aynı sayfayı okur.” St. Agustine

  

Soğuk bir Ocak akşamı karşılaştım Paris’le… Bakanın gözlerini kamaştırıyordu, karanlığa rağmen, pırlanta gibi… Sanki kırk yıllık dostuymuşum gibi karşıladı beni, öylesine sıcak, öylesine samimi. Tuttu kolumdan ve başladı beni gezdirmeye…

İlk durak Barok mimarinin eşsiz örneklerinden olan Paris Opera Binası oldu. Trafik karmaşasının ortasında vakur bir duruşla sanatseverleri bekliyordu. Güzelliğinden açık kalan ağzımız kapatıp yola devam ettik. Louvre ulaşmak için yürürken karşımıza Adalet sarayı çıktı. Önünde mütevazi makam araçlarının durduğu ve koruma namına hiçbir önlemin olmadığı bakanlık binası bizdekilerin aksine olabildiğine halka karışmış vaziyette. Güvenlik ve adalete bu kadar güvenen Fransız halkına hayranlığım bir kat daha arttı bu vesileyle. Birkaç dakikalık yürüyüş sonrası yollar bizi Seine nehrine çıkardı. Nehir üzerindeki sayısız köprüde dikkatimi en çok çeken şey işe göz alabildiğince uzanan “Aşk Kilitleri” oldu. Avrupa’da birçok şehirde görebileceğiniz gelenek Fransa’da özellikle de Aşıklar Köprüsü’nde devam etmektedir. Hatta bir ara aşırı ilgi ve kilitten dolayı köprünün bir kısmı bile çökmüş. Aşıklar buralara gelip üzerlerinde isimlerinin yazılı olduğu kilitleri köprüye kilitler ve anahtarlarını da nehre atarlar ki aşkları kilit kadar sağlam olsun, ayrılmayalım diye.

Seine nehrine nâzır Tuileries Garden, sabah koşusuna çıkmış Fransızlar tarafından istila edilmişti. Yürürken sürekli birileri sollanarak Louvre Müzesi’ne doğru devam ettik. Sonraki durağımız Louvre Müzesi…

İhtilalden sonra Fransa’da açılan ilk devlet müzesi olan ve her sene yaklaşık 10 milyon kişi tarafından ziyaret edilen, müze 35 bine yakın sergilenen eseriyle Dünya’daki en meşhur müzelerin başında geliyor. Mona Lisa’dan Venus de Milo’ya ve Le Sacre de Napoléon’a kadar birbirinden değerli eserleri bünyesinde barındırıyor. Rehbersiz şekilde bu sanat labirentinde gezerken kaybolmak içten bile değil. Etrafınızdaki minyon Asyalı denizinden kurtulduğumuza sevinerek kendimizi dışarı attık.

Bir başka şaheser olan Notre-Dame katedraline doğru yola koyulduk. Paris’in genel mimarisinin aksine katedral gotik yapıda olup gotik mimarinin nadide eserlerinden biridir. 1345 yılında tamamlanan katedral 19.yy’da bakımsızlıktan ötürü yıkılma duruma gelmiş. Victor Hugo halkın ilgisini çekebilmek için Notre-Dame’ın kamburu romanını yazmış ve katedrali yıkılmaktan kurtarmıştır. Bugün dünya çapında üne sahip olan müzikallere ve oyunlara çevrilen roman hüzünlü bir aşk hikayesinden oluşmakta. Girişi bedava olan katedralin tek şartı çantasız olmak. Sonraki durağımız Pantheon.

Roma’daki Pantheon’dan esinlenen eser ünlü kişilerin mezarına ev sahipliği yapmaktadır. Victor Hugo, Émile Zola, Jean-Jacques Rousseau bunlardan bazıları. Pantheon geniş bir kubbeden giren loş ışıklar altında uhrevi bir iç görünüme sahip. Girişteki sütunlarla birlikte neoklasik mimarinin en güzel örneklerindendir. Eğer istersiniz Pantheon’un tam karşısında Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni gezebilirsiniz. Benim bölümüm hukuk olduğu için benim çok ilgimi çekmişti.

Sırada Hitler’in gözbebeği Eiffel var. Eiffel 1889 yılında ihtilalin 100. Yılına ithafen bilim fuarının giriş kapısı olarak yapılmış. İnce belli etekli bir Fransız kızından esinlenilerek yapılmış ve modern çağın hammaddesi olan demiri dünyaya duyururcasına Fransa’nın merkezine dikilmiş. Hitler Fransa’yı işgal ettikten sonra Eiffel’e çıkmak istemiş fakat Fransızlar asansörün halatını kesmişler. Bunun üzerine o kadar basamağı tırmanmak istemeyen hitler Eiffel’e çıkmamış sadece önünde fotoğraf çekilmekle yetinmiştir. Hatta bu yüzden Hitler için Paris’i işgal etti fakat Eiffel’i değil demişlerdir. Paris’e kadar gelip de Eiffel’e çıkmamak olmaz. Yukarıdan eşsiz manzarayı izlemek gerçekten paha biçilemez bir an. Eğer akşama kalırsanız Eiffel’in size küçük bir sürprizi de olacaktır. Akkor lambalarla süslenen Eiffel güneş battıktan sonra ışık şöleni ile misafirlerini şaşırtmaya devam ediyor. Eiffel’in çevresindeki satıcılardan pazarlıkla çok ucuza aldığımız anahtarlıklarla gezimize devam ediyoruz.

Şimdiki durağımız Zafer Takı. 12 caddenin kesişim noktasında kavşak görevi gören Zafer Takı Napolyon döneminde askerlerin sefer dönüşü evlerine dağılmadan önce geçmeleri için yaptırılırmıştır. I. Dünya Savaşı’nda ölen askerlere ithafen meçhul asker mezarı bulunmakta ve mezarın başındaki alev 1923 yılından beri sönmeksizin yanmaktadır. Alev her gün saat 18:30’da savaş gazileri tarafından tazelenmektedir. Zafer Takı’nın etrafı arabalar tarafından işgal edilmiş gibidir. Bilmeyen birisi için akan trafik çok korkutucu görünse de sadece buraya özel trafik kuralları vardır. Sonraki durağımız olan Şanzelize Caddesi buradan başlamaktadır.

Dünyaca ünlü şirketlerin yer kapabilmek için kıyasıya rekabet ettiği Şanzelize Caddesi astronomik kiraları ve fiyatları ile günümüz tüketim çılgınlığının merkezi konumundadır. Caddede yürürken süper lüks bir araç görmek veya bir ünlüyle karşılaşmak çok olağan bir durumdur. Ünlü markaların önünden yürüyerek Grand Palais ve Petit Palais’e geldik. Bu saraylar günümüzde halkın kullanımında olup sanatsal etkinliklerde kullanılmakta. Grand Palais’in görkemli cam çatısı bakanların başını döndürmekte. Çatı öylesine devasadır ki destekleyen demir iskeletin ağırlığı Eiffel’in ağırlığına denktir.

Bu bölgeyi gezerken en çok dikkatimizi çeken noktalardan birisi de etraftaki geniş parklar oldu. Her bir karışı altından daha değerli olan bu arazide böylesine alanların ekonomik amaçlardan çok halkın kullanımına bırakılması gerçekten takdir edilesi bir davranış.

Yine bu bölgeyi gezerken Paris’in geri kalanından farklı bir mimariye sahip Place des Vosges bölgesi ile karşılaşacaksınız. Zamanında Napolyon kazandığı savaşlardan elde ettiği ganimetlerle Paris’i haylindeki şehre dönüştürmek istemiş. Dönemin en iyi mimarlarını toplayıp bütün Paris’in detaylı bir planını çizdirmiş. Ardından bu plana uymayan yerleri yıkıp plana uygun hale getirmiş. Her ne kadar Place des Vosges bölgesi bu plana uymasa da dönemin ünlü sanatçıları özellikle de Victor Hugo burada yaşadığı için bu bölgeye dokunmamış. Sanatçıya bu denli saygı gösteren bir toplumun önünde şapka çıkartmak gerekir.

Gündüzü ayrı bir dünya akşamı ise ayrı bir dünya olan Paris’te bizim için son durak Meksika lokantası oldu. Paris Rehberim'in kurucularından Rehberimiz Muharrem Bey'in önderliğindeki gezimiz yine onun önderliğinde enfes bir yemekle son buldu.

Bir yolculuğun en iyi ölçüsü katettiğin kilometreler değil, yolculuk sırasında edindiğin arkadaşlardır.”

Tim Cahill’in bu sözüne katılmamak elde değil. Paris gezisi sonrası aklımızda kalanlar gezdiklerimizin yanında Muharrem Bey'in hoş sohbeti ve güler yüzlülüğü oldu. Paris’e gezmek için değil sırf Muharrem Bey ile tanışmak için bile gidilir. Vesselam…

 


  Bu güzel yazısından dolayı Ö.Türkay ÇETİN Bey'e teşekkür ederiz.
Paris Rehberim Ekibi

Anahtar Kelimeler
paris gezi,paris gezi yazısı, paris rehberi,paris rehberim,pariste bir gezgin,ömer türkay çetin,augustine,pariste gezilecek yerler